Sunday, April 29, 2007

Jean-Paul Montanari - Trendsetter - Aug. 06



Montpellier Dans Festivali Akdeniz Havzası’ndaki “modernite” sürecini sorguluyor.





Aylin Kalem



Montpellier Dans Festivali Avrupa’nın en önemli dans festivallerinden biri. Fransa’nın öncü çağdaş dans koreografı Dominique Bagouet tarafından 1981’de düzenlenmeye başlanan bu festivalin direktörü Jean-Paul Montanari, Bagouet’nin AIDS’ten ölümünden sonra da bu festivali günümüze kadar düzenlemeye devam etmiş. Yine Bagouet tarafından Montpellier’de kurulan Centre National Choréographique sayesinde 250.000 nüfuslu bu küçük üniversite şehri dans kimliğine bürünmüş. Languedoc-Rousillon bölgesinin başkenti Montpellier dar sokakları ve tarihi binalarıyla tipik küçük bir Akdeniz kenti. Ancak aralarında 500 metre mesafe bulunan iki ayrı opera binası ve pek çok tiyatro sahnesi var. Bunaltıcı sıcaklara rağmen gösterilerin hepsi Montpellier sakinleri tarafından %100 oranda dolup taşıyor. 24 Haziran-7 Temmuz tarihlerinde düzenlenen festivalin programında İtalya, İspanya, Fas, Tunus, Cezayir, Türkiye ve İsrail gibi Akdeniz ülkelerinin yanı sıra uluslararası dans platformunda üne sahip William Forsythe, Emio Greco, Anne-Teresa de Keersmaeker, Maguy Marin, Mathilde Monnier ve Bernardo Montet gibi büyük isimlerin de eserleri bulunuyor. Jean-Paul Montanari’yle bu yıl 26.sı düzenlenen festivalin teması, ve Türkiye’den Aydın Teker ve Filiz Sızanlı-Mustafa Kaplan’ın koreografileri üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.



Bu yılın temasını Akdeniz ülkelerindeki ‘modernite’ süreci etrafında oluşturdunuz. Bu süreci siz nasıl değerlendiriyorsunuz?



İstanbul’u ilk olarak 1992 yılında Kudsi Erguner’in beni gezdirmesiyle tanıdım. Kendisini daha önce pek çok kez Montpellier’ye davet etmiştim. Onun sayesinde İstanbul’u bektaşilerin gösterileri, tekkeler, camiler ve İstanbul Bienali ile tanıdım. İstanbul’un, ‘modernite’ sürecini müthiş bir dinamizmle yaşadığını gördüm. Türkiye’nin gelişme süreci olağanüstü. Bu gelişmeler beni hep şaşırtıyor. Ben Osmanlı kültürüne büyük bir hayranlık duyuyorum. Osmanlı, geride bıraktıklarıyla Akdeniz’i anlamamızda en önemli anahtarlardan birini oluşturuyor. Osmanlı’nın 20.yy başına kadar süren medeniyetini anlamazsak Akdeniz’i de anlayamayız. Oysa bunları Fransa’da maalesef okullarda öğrenmiyoruz. İnsanlar Osmanlı İmparatorluğu’nun ne olduğunu bilmiyorlar. Bu çok aptalca. Aynı şekilde Çin’i de tanımıyoruz. Çin ,20 yıl içinde, dünyanın en büyük gücü olarak karşımıza çıkacak ama biz onlar hakkında hiçbir şey bilmiyoruz; ne dillerini, ne kültürlerini, ne yapılarını, ne de düşünce biçimlerini tanıyoruz. Ben burada, Çin’in beş milyon nüfuslu, on kentinin ismini söylesem hiç kimse tanımayacaktır. Bu yılki programı Akdeniz’deki ‘modernite’ sürecini tanımaya adamamız bu yüzden. Festival, Akdeniz’de kültürel ve dini gelenekleri güçlü olan ülkelerde ortaya çıkan yeni biçimleri sorguluyor. Örneğin Fas dinle yönetiliyor, Tunus ve Cezayir’de İslam geleneği çok baskın, Türkiye’de laik bir yönetim olsa da İslami kültür oldukça güçlü, İsrail’de de teokratik bir demokrasi söz konusu. Bu ülkelerde yaşayan ve Avrupa’yla sanatsal ilişkilerde bulunan genç sanatçıların iki ayrı kültür arasında aldıkları duruşlarına ve yeniden değerlendirmelerle oluşturdukları sanatsal çalışmalarına yer vermeyi amaçladık.



Akdeniz maalesef insanları birleştiren bir denizken gitgide onları ayıran bir öğe olmaya başladı. Roma İmparatorluğu döneminde tüm Akdeniz ülkeleri ortak bir dilde, Latincede buluşuyordu. Aynı şekilde Osmanlı İmparatorluğu döneminde Akdeniz müthiş bir birlik kavramıyla, merkezi tek bir yapı tarafından yönetiliyordu. Şimdi ise herkes kapısını sıkı sıkı kilitliyor. Kimse kendisi dışından birileriyle birlikte yaşamak istemiyor. Sırbistan ve Karadağ bile birbirinden ayrılmayı seçti. Batı dünyası da Avrupa Birliği sayesinde kapılarını diğerlerine kapatıyor. Bu festival, Akdeniz havzasında yaşayan sanatçıların ve işlerinin vize sorununa takılmadan dolaşmasını amaçlıyor; özellikle de çağdaş dans alanının gelişmesine elverişli koşulların yaşanmadığı İslam ülkelerinde yaşayan sanatçıların.



Siz 15 yaşınıza kadar Cezayir’de yaşadınız. İslam kültürünü oldukça iyi tanıyorsunuz. Size göre İslam dininin bedenle olan ilişkisi ne ölçüde farklı?



Daha çok Ortaçağ’da yaşanan İslamiyeti tanıdığım söylenebilir. O dönemin mimarisi, şiiri, müziği ve edebiyatında bedensellik çok önemli bir yer tutuyordu. İslamiyete bu açıdan bakıyorum. Avrupa’da o dönemde böylesine bir incelik yaşanmıyordu. Kim bilir belki de zaman içinde İslamiyet bedenle olan o dönemdeki ilişkisini tekrardan yakalayacaktır.



Siz Türkiye’yi nereye oturtuyorsunuz? Türkiye sizce bir İslam ülkesi mi, bir Avrupa, bir Ortadoğu yoksa bir Akdeniz ülkesi mi?



Hepsi birden. Bizans mimarisi İstanbul’daki camileri etkilemiş. Türklerin bu topraklara gelişiyle Orta Asya’ya uzanan kültür de İslamiyetle birleşerek Batı kültürüne eklenmiş ve tüm Akdeniz’e yayılmış. Bütün bunlar Türkiye’nin zenginliğini oluşturuyor. Ben sadece İstanbul’u tanıyorum. Tüm Türkiye’yi İstanbul’un gözüyle değerlendirmem doğru olmaz. Türkiye’nin doğusunu sadece Orhan Pamuk’un “Kar” adlı romanıyla tanıyorum. Gerçek bir Orhan Pamuk hayranıyım. Bundan sonra ilk okuyacağım roman “Benim Adım Kırmızı”. Yaz tatilini geçireceğim Marakeş’te okuyacağım bu romanı. İslam ülkelerine gittiğimde yanıma hep o kültürden kitaplar alıyorum.



Festivalde yer alan Türk koreografileri hangi kriterlere göre seçtiniz? Türk kimliklerinin dışında sanatsal nitelikleri için de yine bu parçaları programa dahil eder miydiniz?



Evet. Pasaportları ne olursa olsun bu işleri programa dahil ederdim. Bu durum festivaldeki bütün işler için geçerli. Coğrafi ve politik konumları elbette önemli tabii, ama örneğin Filiz ve Mustafa’nın işlerini Fransız işlerin arasında da sunabilirdim. Filiz’in çalışmalarını zaten tanıyordum. Mathilde ile yandaki stüdyoda çalışıyordu. Kendisi Montpellier’li sayılır. (Filiz Sızanlı uzun süre Montpellier’de koreograf Mathilde Monnier ile çalıştı, hala onun topluluğunda dans ediyor.) Mustafa Kaplan ile birlikte yaptıkları “Dolap” adlı çalışmalarını Marakeş’teki bir festivalde izledim. Festivalde ilk izlediğim ve en beğendiğim işti. Orada Fransız Enstitüsü’nün davetlisi olarak bulunuyorlardı. Fikri düzeyi çok yüksek ve olağanüstü bir işti. Filiz’in mimarlık eğitimi işe çok yansıyor. İstanbul gibi bir şehirde mimar olunmaz da ne olunur ki. Nesneyle olan ilişkileri son derece güçlüydü. Evet, onları kesinlikle başka bir tema dahilinde de davet ederdim. Zaten daha sonra onların bu işini Montpellier’de sezon içinde gösterdik. Sonra da bu yıl gösterilen “GRAF”ın yapımında Montpellier Dans Festivali olarak işbirliğinde bulunduk.



Aydın Teker’i ise, iki yıl önce İstanbul’da ‘İstanbuldanse’ festivalini düzenleyen arkadaşım koreograf Emmanuelle Huynh bana hararetle önerdi. Bunun üzerine geçtiğimiz kasım ayında “Akabı”nın provasını izlemek üzere İstanbul’a gittim ve yaptığı çalışmayı çok ilginç buldum. Eminim İstanbul’da daha başka ilginç koreograflar da vardır. Onların çalışmalarını da zaman içinde gelip izlemek ve burada, Montpellier’de sunmak isterim. Bir koreografın çalışmasını tek bir görüşle anlayamazsınız. Onun dünyasını ancak süreç içinde başka başka işlerini de görerek algılayabilirsiniz. Sanatçı istikrarlı bir arayış içerisindedir. Farklı işlerinin gerisinde temelde aynı arayışı görürsünüz. Bu yüzden gelecek senelerde de Akdeniz Havzası’ndan gelen sanatçıların işlerini görmeye ve onların dünyalarını tanımaya devam edeceğiz. Ayrıca yeni stüdyolarımızın inşaatı devam ediyor. Bu stüdyoları ülkelerinde çalışma olanakları kısıtlı koreograflara dönemsel olarak ayırmayı planlıyoruz.



Türkiye’deki çağdaş dans hakkında ne düşünüyorsunuz? Hangi bakımlardan Avrupa’da gördüğümüz çağdaş danstan farklı?



Çok farklı, çok özgün bir duruş sergiliyor. Özgün olanı açıklamak çok zor çünkü genelde özgünlük tabiyetle karıştırılıyor. Türk dansı ya da Fransız dansı demek hiçbir anlam taşımıyor. 70’lerde genç çağdaş Fransız dansından bahsediliyordu. Öncüleri ise o dönemde Fransa’da çalışan Japon ya da Amerikalı koreograflardı. Aynı durum şu anda İsrail’de, Tel Aviv’de geçerli. Orada olup biteni İsrail dansı olarak adlandıramayız. Ancak İsrail’de özgün bir dans oluşumundan söz edebiliriz. Sanırım İstanbul’da da buna benzer bir oluşum söz konusu. Öyle ki Türk kültür geleneğinin düşünce yapısı Türkiye’de yaşayan koreografları ortak, özgün bir soyutlama biçiminde buluşturuyor. Buna Türk dansı diyemeyiz. Türkiye’de oluşan özgün bir dans demek daha doğru. Bu özgünlüğü tanımlayabilmek çok zor, ama şiddetli bir şekilde hissediliyor. Aydın Teker’in koreografisinde bedenin yüksek platformlu ayakkabılarla ilişkisiyle, Mustafa ve Filiz’in koreografisindeki iplerle ve nesnelerle olan ilişkide ortak bir nokta var. Bunu açıklamak zor. Ama eminim İstanbul’daki yaşam, bedene, mekanla ve nesnelerle olan ilişkisinde özgün bir yaklaşım öneriyor. Herkesin bireysel yaklaşımı var elbette. Ama bu aynı dili konuşmak ama farklı şeyler anlatmaya benziyor.



Sizce bu çalışmaları izlemek insanların o ülkeleri algılamalarında bir değişiklik yaratıyor mu?



Maalesef hayır. Eskiden dansın, sanatın, kültürün pek çok şeyi değiştireceğine inanıyorduk. Montpellier Dans Festivali’nin insanlar arasındaki pek çok sorunu çözebileceğini düşünüyorduk. Ama bunun maalesef doğru olmadığını, sadece ve ancak sorunları yansıtabildiğini gördük. İnsanlar ancak iyi niyetli yaklaştıklarında bir şeyler değişebilir. Geçen gün festival ofisinin bahçesinde Filistinli bir arkadaşımın İsrailli gazeteci arkadaşımla aynı masada sohbet ettiğini gördüm (bunu anlatırken gözleri dolu dolu oluyor). Akdeniz’de bitip tükenmek bilmeyen bir çekişme var. İşte belki de ufak da olsa Akdeniz’i kurtarabilecek bir yaklaşım diye düşündüm. Herkesten önce sanatçılar kendileriyle ve diğerleriyle barışıyorlar.



Sizce bir festivalin amacı bu mu olmalı?



Amacı mı bilmiyorum, ama sonuçlarından biri olduğu kesin. Avrupa’da herkesten önce sanatçılar birlikte çalışmaya başladılar. Avrupa Birliği oluşmadan önce onlar bu birliği oluşturmaya başladılar zaten. Geçen gün Montpellier gazetesinde yayınlanan bir makalede festivalin “ideal kenti” oluşturduğuna değiniliyordu. Evet, belki de bunu on beş günlüğüne başarabiliyoruz. Ama yılın geri kalan kısmında neler olur bilemeyiz tabii. Tunus’ta sürgünde yaşayan yazar ve organizatör bir arkadaşım benden Ramallah’taki dansçılarla bir şeyler düzenlemek için yardım isteğinde bulundu. Elbette seve seve onlar için Ramallah topraklarında elimden gelen her türlü yardımı yapacağım.




Gelecek yılın teması ne olacak?



Dominique Bagouet festivali kurduğunda ilk on yıl boyunca dans adına ne varsa göstermeye karar verdik. Klasik, modern, Amerikan, Fransız, Afrika ya da Türk dansı. İnsanların herhangi bir dans türüyle karşılaştıklarında bunu biliyorum, tanıyorum diyebilmelerini sağlamak istedik. Amerikan Modern Dansı’nın öncülerini gösterdik: Martha Graham, Alwin Nikolais, Merce Cunningham, .... farklı farklı akımları sunduk. Dans tarihinin gökten inme bir şey olmadığını göstermek istedik. Daha sonra 1991’den itibaren temalar oluşturmaya başladık. Her yıl başka bir tema oluşturduk.1991’deki festivali “Akdeniz’deki Yahudi bellek” üzerine kurduk. 1993’te Bagouet ölünce o yılın temasını Fransa’daki çağdaş dans olarak belirledik. 1994’te ise popüler dansı sorguladık. Şehrin tüm mahallelerinde Tango atölyeleri düzenledim. Maurice Béjart, Opera meydanında altı bin kişiye bedava atölye sundu. 2000’den sonra ise bu yıla kadar temalara ara verdik. Yeni oluşan formlara yer verdik. Bu yıl ise yeniden politik alana değindik. Gelecek sene Bagouet’nin 15. ölüm yıl dönümü. Bu yüzden festivalin önemli bir kısmını ondan geriye kalanlar üzerine oluşturacağız. Bununla birlikte birkaç saat önce aldığım kararla Akdeniz meselesi bizim bundan sonra hep dahil edeceğimiz bir alan olacak. Programda Akdeniz ülkelerine yer vermeye devam edeceğiz.



Günümüzde dans sizce nereye doğru gidiyor?



Günümüzde dans plastik sanatlardan çok etkileniyor. Dans şu anda ruhunu kaybetmek üzere. AIDS bedenin canlılığını, fizikselliğini, hareketini yok etti. AIDS Fransa’daki çağdaş dansı çok değiştirdi. AIDS’ten pek çok kişi öldü; koreograflar, dansçılar, ama en önemlisi AIDS hayal gücünü ve ‘arzu’ meselesini öldürdü. Oysa ‘arzu’ çağdaş dansın odak noktası. Günümüzde hareket ortadan kalktı. Bedene bir obje olarak bakılmaya başlandı. Beden öldü. Bu söylediğim belki çok ağır ama yanlış da değil. Çok başarılı işler görmeye devam ediyoruz, ama bence bunlar birer deneme. Koreografik bir ‘tabula rasa’ya doğru gidiliyor. Sanırım bu yeni bir açılıma gitmek için gerekli bir süreç. Ben bu yüzden bu akımın daha çok, sonra ne getireceğiyle ilgileniyorum.



No comments: